Oyku ve hikayeler - (Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed) - Blogcu



13/11/2009 • Kategori: Oyku ve hikayeler


Küçük bir ülkenin insanları sabahleyin
radyo ve televizyonlarını açtıklarında,
 normal programın kesilerek ard arda
marşlar çalındığını duyarak meraka kapılmışlar.
Biraz sonra ekrana çıkan bir erkek spiker,
ayakta dimdik durmuş vaziyette:

–Büyük milletimiz!.. diye konuşmaya başlamış.
Sivil bir darbe ile ülke yönetimine el konulmuştur.
Bu günden itibaren her türlü iskemle,
 koltuk ve kanepenin yanısıra yerden yüksek
karyolaların kullanılması yasaklanmıştır.
Bu yasağı ihlal edenler, acayip şekilde cezalandırılacaktır.

Konuşmayı dinleyenler, bütün ihtilallerde olduğu gibi
 “kan gövdeyi götürecek” diye endişe ederken,
bu tek maddelik bildiri karşısında oldukça ferahlamış
ve emirlere her zamanki sessizlikleriyle itaat ederek
 yasaklanan eşyaları dışarı atmışlar.
 Fakir fukara da hepsini parçalayıp kışlık odun yapmışlar.

İskemle ve koltukları çıkartanlar,
evde ne kadar yatak minder varsa
hepsini yere indirerek orada oturmaya;
geceleri de aynı yerde yatmaya başlamışlar.
Ve önceleri biraz sıkıntı çekmelerine rağmen
 bu işe alışmışlar.
Üstelik, kısa bir süre sonra yemek masalarını da
 kapı dışarı etmişler.
Çünkü iskemle ve kanepeler olmayınca,
bu yüksek masaların bir işe yaramadığını görmüşler.
Fakir halka tekrar gün doğmuş ve
masalar da kışlık odunlar arasına katılmış.
 İnsanlar, yerdeki sedirlerin arasına yaydıkları
 bir örtü veya yer masası üzerinde yemek yedikten sonra,
 ortadaki masayı yuvarlayıp kaldırıyor ve daha önce uzun merasimler gerektiren yemek işini şipşak hallediyorlarmış.

Yer minderlerine iyice alışan insanlar,
bir müddet sonra yüksek dolap veya sehpalar
 üzerindeki televizyonlarını seyrederken
boyunlarının tutulduğunu farketmiş ve bu zahmetten
 kurtulmak için onları yere indirip
altındaki eşyaları evden atmışlar.
Sehpa ve dolapların çıkartılmasıyla birlikte
 odalar daha da rahatlamış ve “küçücük” denilen evlerin
aslında ne kadar geniş olduğu anlaşılmış.
 Bu arada sokağa atılan yeni eşyalarla,
 dar gelirli vatandaşların yakacak ihtiyacı da tamamlanmış.

Bir ay kadar sonra herkes:
“Allah bu ihtilali yapanlardan razı olsun” demeye başlamış.
Çünkü her geçen gün başka bir kolaylık ortaya çıkıyormuş.
 Yerde oturulduğu için elbise ve pantolonların
 ütüsü hemen bozulduğundan,
TV ekranlarında boy gösteren modacılar:

–Sayın seyirciler!.. diye kırıtıyorlarmış.
Daha önceki yıllarda nasıl ki yırtık kot,
dizleri ya da poposu aşındırılmış pantolon ve
 yamalı elbise modası görülmüşse,
şimdi de buruşuk elbise rüzgarı esmektedir.
Buruşmayan kumaşlar ucuzlayıncaya kadar da
bu moda geçerli olacaktır.”

İnsanlar, duydukları karşısında adeta havalara uçmuş
ve haberin bitmesini bile beklemeden evlerindeki
bütün ütüleri dışarı fırlatmışlar.
Bu sefer de hurdacılar bayram yapmış.
Ütülerin atılmasıyla birlikte elektrik faturaları hafiflemiş, hanımların pembe dizileri seyrederken prizde unuttukları ütülerden çıkan yangınlar sona ermiş ve
 tabi ki ütü masalarının da atılmasıyla birlikte odalar
iyiden iyiye ferahlamış. Artık 70-80 metre karelik evler rağbet görüyor ve büyük evlerde yaşamış olan hanımlar,
 sabah kahvelerini yudumlarken:
“Bu evin çilesini boşuna çekmişiz kardeş,
gençliğimiz gitti vallahi” diyerek hayıflanıyormuş.
 Evlerin küçülmesiyle birlikte ev işlerine yardımcı olan
 kadınlara ayrılan paralar
 çocukların harçlıklarına ilave edilirken,
sadece “komşularda var” diye alınan lüks eşyalar
için harcanan milyonlar da,
yine onların dengeli beslenmelerine ayrılmış.
Dolayısıyla ikide birde hastalanan çocukların ilaç paraları,
 kısa bir süre sonra dörtte bire düşerek
geçim derdini önemli ölçüde hafifletmiş.

Küçük ülkenin bahtiyar insanları,
boğazlarını sıkarcasına etraflarını kuşatan eşyaları
kullanmaya mahkum olmadıklarını ve eski insanların
masallarda kalan mutluluklarının sebebini kavrayarak
gerçek hürriyetin ne demek olduğunu öğrenmişler.
Ve borçsuz yaşamanın verdiği rahatlıktan mı,
 yoksa yer yatağı sayesinde düzelen omurgalarından
 dolayı mıdır bilinmez,
her yerde dimdik yürümeye başlamışlar.

Aradan sadece bir yıl geçtikten sonra,
insanlar yine marş sesleri ile uyanmışlar.
 Ve karşılarında yine aynı spikeri görmüşler.
Ama adam, bu sefer lüks bir koltukta oturuyor ve:

–Büyük milletimiz!... diyormuş.
 Geçen yılki darbeciler,
yeni bir ihtilalle işbaşından uzaklaştırılmıştır.
 Bu konuda, başta koltuk ve kanepe üreticileri olmak üzere ülkemizin büyük iş adamlarının desteği alınmış durumdadır. Büyük gazetelerimiz de,
yarından itibaren her beş kupona bir iskemle
hediyesiyle sizleri ihya edecektir.
Ayrıntılı haber “Azzzz sonra” verilecektir.

Cüneyd Suavi

mutluluk hırs'la mal varlığı ile olmaz mutluluk kanaat'le elde edilir...

 

6/9/2009 • Kategori: Oyku ve hikayeler



Hitabetiyle halkı kendine bağlayan,yaptığı espri ve benzetmeleriyle insanları tebessüm ettiren Hacı Cemal Öğüt anlattığı canlı hatıralar.. Yaptığı birbirinden ilginç şive taklitleri ile cemaati asla uyutmaz, hep dinç tutmayı başarırmış. O bu özelliği sayesinde dinini diyanetini unutanları bile, öylesine tatlı hırpalardı ki, sadece övülenler değil; iğnelenenler bile memnun olur gülüşürlermiş.
Bir Ramazan Ayında oruç tutmayan bir cemaatini birazcık hırpalamak için kendi eşinden örnek vererek şu enteresan hatırayı anlatmıştır:

“Bizim hanım var ya, çok saf bir kadındır. Böylesine saf bir kadınla Hacı Cemal nasıl idare etsin? Neden mi saf diyeceksiniz? Bakın anlatayım da siz hak verin!” diyerek şöyle devam eder.
“Geçen gün abdestimi alıp buraya vaaza gelmek için pardesümü giydiğim sırada, bizim hanım aniden bir çığlık attı.”
“Hayrola hatun, ne var ki, yangın alarmı gibi bağırıyorsun?” dedim.
“Ne olacak, görmüyor musun, kedi iftarlık pideleri yiyor.” dedi.
“Yahu, insan bir pide için bu kadar telaşlanır mı? İşte gidiyorum, vaazdan sonra istediğin kadar pide alır gelirim iftara, merak etme.”
Fakat baktım hanım büsbütün hiddetlendi: “Ayol ben pidelere acımıyorum. Evde pide var. Benim hayret ettiğim şey, bu kedinin böyle mübarek Ramazan’da oruç tutmayışıdır. Baksana, hayvancağız şıpır şıpır durmadan ekmek yiyor…”
Bu sefer ben hiddetlendim:
“İlahi Hatun, sen ne kadar safsın! Bilmiyor musun ki;

Hayvanlar oruç tutmaz!
Hayvanlar namaz kılmaz!
Hayvanlar açık yerlerini örtmez!
Hayvanlar komşu hakkı diye bir şey bilmez!

                         2563 kardeşime bu güzel Mail-i için Teşekkür ederim :)
25/7/2009 • Kategori: Oyku ve hikayeler


Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.

Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.

Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

 




22/2/2009 • Kategori: Oyku ve hikayeler



Habib Baba Hz. 4. Murad devrinde, gemiyle Hacca gitmek için Erzurum’dan İstanbul’a gelmiş. Fakat ne yazık ki, Hacca giden gemiye yetişememiş. Bunda da vardır bir hayır demiş içinden

Aylarca yol aldığından toza toprağa batmış, yaralar içinde kalmış, uyuz olmuş.

Memleketine dönmeden önce güzelce bir yıkanıp temizlenmek amacıyla bir hamama gitmiş

Yıkanmak istediğini söylediği hamamcıdan red cevabını alınca sebebini sormuş.

Büyük Sultan Murad Han’ın vezirleri vardır hamamda. Kimseyi almamam için emir verdiler der.

Yıkanmadan bu uyuz illetinden kurtulamayacağını bilen Habib Baba, adeta yalvarmış hamamcıya.

— İzin ver evladım, bir köşede yıkanıvereyim. Kimseler fark etmez beni demiş.

Hamamcı, yaşlı adamın ısrarlarına dayanamamış, vezirlere görünmeden yıkanmasını tembihleyerek almış içeriye

Biraz sonra, hamama, tebdil-i kıyafet, Sultan 4.Murad Han'da gelmiş, yıkanmak istediğini söylemiş

Hamamcı aynı şekilde, tanıyamadığı bu gence de durumu anlatmış ve içeri alamayacağını söylemiş.

Sultan'ın ısrarları hamamcıyı bir kez daha yumuşatmış, onada sıkı sıkı tembihleyerek almış içeriye ve Habib Babanın yanına göndermiş.

Başlamışlar beraberce yıkanmaya. Birbirlerine su döküyor, sırayla sırtlarını keseliyorlarmış.

Bir ara 4.Murad ihtiyarın düşüncelerini öğrenmek amacıyla sormuş: “Sen de istemez miydin baba şöyle vezir olmayı. Baksana koskoca hamamı kapatmışlar gönüllerince yıkanıyorlar. Biz ise şu daracık alanda debelenip dururuz.”

“A be evladım” demiş Habib Baba Hz. “Böyle vezir olacaksında ne olacak?”

”Şu dünyada öyle bir Sultana vezir olacaksın ki, vezirlerinin bile karşında tit tir titrediği, Sultana senin uyuzlu sırtını keseletsin” der.



4.Murad hemen bu kişinin boş biri olmadığını anlar, Habib Babanın eline gider ve ona gerekli ikramda bulunur.


22/10/2008 • Kategori: Oyku ve hikayeler





1.Hikâye
 

Kavak Ağacı ve Kabak

Kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisi ile müthiş hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacıyla aynı boya gelmiş.  Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa :

- ””Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?””  ””On yılda”” demiş kavak.

- ””On yılda mı”” diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

- ””Ben neredeyse 2 ayda seninle aynı boya geldim bak.””

- ””Doğru” demiş ağaç.

- ””Doğru””

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak önce üşümeye başlamış sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa :

- ””Neler oluyor bana ağaç?””

- ””Ölüyorsun”” demiş kavak.

- ””Niçin?””

- ””Benim 10 yılda geldiğim yere 2 ayda gelmeye çalıştığın için.””                                                                                                            
                                                               
                                                                                                                                  
 1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek  şarttır.                                                                                                                         
                                                                                                                                  
 2.Hikâye                                                                                                                        

EN İYİ BUĞDAY YARIŞMASINA

senelerdir katılan bir çiftçi, büyük ödülü o yıl da kazanmıştı. Yarışmayı izleyen gazeteciler, çiftçiden bu başarısının sırrını öğrenmek istediler.

Çiftçi, bu sırrın, kendi buğday tohumlarını komşularıyla paylaşmasında yattığını söyledi.

Gazeteciler bu cevaba çok şaşırdılar:

“Onlar sizin rakibiniz olarak yarışmaya katılıyorlar. Buna rağmen, ne diye tohumlarınızı onlarla paylaşıyorsunuz?” diye sordular.

Çiftçi:

“Neden olmasın?” dedi. “Bilmiyor musunuz: Rüzgâr, olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu bakımdan, komşularımın kötü buğday yetiştirmeleri demek, benim ürünümün de iyi olmaması demektir. En iyi buğdayı yetiştirmek için, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.”
     
                                                                                                                                  

 2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Cimrilik ve bencillik kimseye fayda getirmez.
    
                                                                                                                                  
 3.Hikâye                                                                                                                        
 geleceğini biliyordum!!!

Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru
altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim. Fırlayıp
arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla
ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın..
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.."
İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa
döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim. dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına
ulaştığımda henüz sağdı..
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim icin..
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..                                                                                           

 3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir. 

 

 

« Önceki ::